 |
ŞİZOFRENGİ
Şubat 1995 - Sayı 17
BÜTÜNÜYLE KUŞKUDAYIZ / ŞİİR- |
|
KİM GÖRÜR KANADIĞINI
Gidiyorsun işte, gidiyorsun
Sonsuz bir bekleyiş gözbebek-
lerinde...
yine yanıldın...oysa her şey
çok açık ve anlaşılır. Bu
dünyada yerin yok senin...her şey,
annenin ortaokula yeni başladığında,
kasabanın tek tuhafiyecisinden alınan
"seneye de giyer" ceketinin sol iç
cebine koyduğu beyaz mendilin
gardrobun dibinde hala taşınması
kadar anlamlı ve o kadar açık...
bir sızıyı hak etmiş miydim?..
doğrusu, yeni anladım hiç kimsenin
bir başkasının tarihini yazmayacağını...
çok erkenci bir sabaha
uyanmıştım.(*) tek
başımaydım.
Zamansız karanfiller
Taşıdım kim duyar
Kim duyar ıslığımı?
Hala anlamadın mı? Niye ısrar
ediyorsun?..Fotoğraflar görüntülerin
kimyasal bir biçimde ıslatılmasıyla
karta geçirilir ve kuruduktan sonra
kenarları makasla düzeltilerek küçük
beyaz zarflara konur ve bu yüzden üzerinden günler geçtikçe sararırlar...
onları senin nasıl taşıdığın çok önemli değil...onlar sararırlar...
bu sızıyı haketmiş miydim?
Tamam, yüreğim işgal edildi, soluk bir kentliyim artık...tüm kabukları açtım. Bir inci bile çıkmadı yoruldum...Ölü düşler mevsiminde kim dinler kim dinler gözlerimi?...
Çok tuhafsın, mektuplar yazıldıktan sonra mutlaka unutulurlar. Çünkü niye yaşadığımızı anlamadığımız bir dünyada yaşıyoruz ve galiba sonsuzluğun sınırı diye bir şey yok. Bu yüzden bütün mektuplar, eninde sonunda eski bir ayakkabı kutusunun içine sığarlar...eski bir ayakkabı kutusunun içine..o kadar...
Bu sızıyı hak etmiş miydim?..
Haklısın. Buraya ben yürüdüm. Kimsenin suçu yok...adımlarımdan da belli iflah olmam, çok beterim...ama koynumda zümrüd-ü anka. Kim görür kim görür kanadığını?...
Ben biliyorum, sen hala gece yarıları kan ter içinde uyandığında sebenini bitmemiş telefonlarda, yarım kalmış konuşmalarda ve hala açıklayamadığın iç sızılarında arıyorsun...hiç öyle değil...her şey çok basit, o akşam her zamanki gibi bir istanbul temmuzudur ve hava çok sıcaktır, sen yine ağlayarak uyuyakalmışsındır divanın üzerinde...
Bu sızıyı hak etmiş miydim?...biliyorum. gökyüzünü fark etmem çok geç oldu. Hep kendimi ezberledim onca mısra içinde...zaten hükmünü de kendim verdim... kimsenin kalem kırmasına gerek yok...
bilmem ki sana ne söylesem? Acıyorum da bir yandan, anla artık, insan denen şey bir akşam Bornova'da öğrenci odanın buğulu camlarına çizdiğin sıradan şekiller kadar şaşırtıcı ve çizdiklerini seyretmek kadar keyifli ve bir o kadar da yalancıdır...şimdi Bornova yok..o ev yok.. bir temmuz gecesi duvarın üzerinde yan yana oturup ağustos böceklerini dinlerken, edip cansever'den iki dize... yok... sonra, sonra ertesi gün vapur iskelesinin önünde beklemek için alınan sözün sevinciyle öpülen avuç içleri de yok...
Şimdi olan ne biliyor musun?
Şimdi olan, senin zamansız telaşların, eğilip bükülmelerin aynanın karşısında.. sarhoş geceyarıların var şimdi...gereksiz korkuların, çok özenli banyoların, ince ve galiba bir miktar kozmetik yürüyüşlerin...
Şimdi ne var söyliyeyim mi? Her gün değiştirilen iç çamaşırları var, yatak çarşafları, prezarvatifler, baş ve koltukaltı spreyleri var...inatla ve özenle taşıdığın çocuk gövden çok yalanlı ve kusmuk kokulu bir Beyoğlu gecesinin içinde ellerini hafifçe çekerek kayboldu
Hepsi bu kadar...
Gidiyorsun, işte gidiyorsun
Aptal bir şaşkınlık gözbebeklerinde...
(*) Pour Juliette Binoche:
J'etais seul,
Jai porte des
Ce illets intemporels
——
——
——
——
——
|
|
|
 |
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
|
 |
 |
 |
 |
|
|