 |
REÇETE Sayı 8-9 1988
RÖPORTAJ/AYIN KONUĞU : DR.HALUK GERGER |
|
" Nükleer Silahlar ve Türkiye" ekseninde gelişen söyleşiyi Dr.Ercan Kesal gerçekleştirdi.
"Hiroşima, mücadele nedenini hatırlatan acı bir anıdır"
-Sayın Gerger, "Hiroşima ile başlamak istiyorum söyleşiye... İnsanoğlunun atomun parçalanmasıyla karşılaştığı ilk günden bu yana tam 43 sene geçti. Çok şeyler değişti dünyamızda. Hiroşima'ya atılan bombanın bir milyon katının depolandığı bir gezegene sahibiz artık!.."1945 Hiroşiması" sizde ne gibi duygular uyandırıyor.
H.GERGER: Hiroşima'nın, insanoğlunun belli ekonomik ve politik çıkarlar için neler yapabileceği açısından önemli bir yeri var. Geleceğe bakarken de korkutucu ...Ama bu korku, yılgınlık ve umutsuzluk getiren bir korku değil, aksine mücadeleye ivme kazandıran bir korku. Müthiş bir kitlesel kıyımdır Hiroşima. Yani savunmasız, silahsız bir kentte hiç bir gereği yokken belirli politik amaçlar uğruna nükleer bomba atılması, atılabiliyor olması bize şunu gösteriyor ki: Hep tetikte olmak ve hep mücadeleye hazır olmak lazım...Hiroşima'daki insanlar tarihin en büyük haksızlıklarından birine kurban gitmiş bir kitledir. Yarını düşündüğümde, "Hiroşima'daki insanların yazgısı hepimizin olabilir." Diyorum. Onlar ölerek, nükleer felakete kurban giderek bize bir anlamda iyilik yaptılar. Bu mücadeleyi canlı tuttular, yeni bir parspektif kazandırdılar. Bizim onların anısına duyabileceğimiz saygının ifadesi "başka Hiroşimalar olmaması" için yapabileceğimiz dayanışma ne olabilir diye düşündüğümüzde şu açık bir biçimde ortaya çıkıyor: Hiroşima'ya tek başına ağıt yakmak ya da Hiroşima'yı lanetlemek değil asıl sorun, Hiroşimalar'ın olmaması için çalışmak, mücadele vermektir. Hiroşima mücadele nedenini bana hatırlatan ve benim gibi insanları mücadeleye sevkeden, onların mücadeleye girişlerini sürekli canlı tutan acı bir anıdır.
-1945 ile günümüz nükleer silah gücü karşılaştırıldığında çok büyük bir sayısal üstünlüğün olduğu görülmekte. Dünyayı defalarca yok edebilecek nükleer silahların bulunduğu günümüzde, insanoğlu yeni bir nükleer savaşı göze alabilir mi?
H.GERGER: İnsanoğlu yeni bir nükleer savaşı göze alabilir mi sorusuna çok çeşitli perspektiflerden bakılarak yanıt verilebilir. Çağımızın nesnel koşullarına uygun, onunla uyumlu bir mantıkla bakarsak, insanoğlu kuşkusuz böyle bir savaşı göze alamaz. Şayet, intiharı rasyonel ve anlamlı bir davranış biçimi olarak kabul etmiyorsak, bir nükleer savaş da insan türünün toplu intiharı anlamına gelecekse, buna verilecek ilk ve basıt yanıt: hayır, insanoğlu bir nükleer savaşı göze alamaz olacaktır. Ama, yaşam bu kadar basit değil ve insanların kararlarını etkileyen unsurlar da böylesine yalın ortaya çıkmıyor. Savaş ve barış konularda, sadece insanoğlunun yada yaşamın varlgı yada sürdürülmesi de temel etmen olarak rol oynamıyor. Çok başka psikolojik, toplumsal, ekonomik ve politik etmenler de rol oynuyor...Öyle durumlar olabilir ki, bir intihar anlamına gelse de, insanoğlu ya da onun adına karar veren politikacılar, bir nükleer savaşı göze alabilirler, başlatabilirler. Dolayısıyla, nükleer savaş tehlikesi, ciddi bir tehlikedir, ciddi bir risktir. Bu karar nasıl alınabilir, kimler alabilir? Tabii, öncelikle bir kaza ile çıkabilir, yani mekanik bir hata ile çıkabilir, insan hatası ile çıkabilir. Bu tür riskler bir tarafa politik kadroların, yani devletlerin bilinçli kararları ile de bir nükleer savaş çıkabilir. Bir örnek vereyim: Şimdiye kadar saptandığı kadarıyla en az 19 kez ABD, nükleer şantaj diyebileceğimiz yönteme başvurmuştur. Yani nükleer silah kullanma kararının en yüksek düzeyde almıştır. Fakat daha sonraki politik gelişmelerde bu mümkün olmamıştır. Ama, demek ki en az 19 kez dünya ABD'nin aldığı kararlarla nükleer savaşın eşiğine kadar gelmiştir. Mandel'in güzel bir sözü var: "Çağımızın varlıklı sınıfları tarihin görmediği ölçüde varlığa ve lükse sahiptirler. Dolayısıyla emperyalizmin ve varlıklı sınıfların bütün dünyayı elinden yitirebileceği bir nükleer savaşı göze almasını da düşünmek yanlıştır. Yapamazlar göze alamazlar." Bu söz ilk önce mantıklı geliyor ama, şunu da düşünmek lazım: Bu varlıklı sınıfların varlığı da birşeylere bağlı.Yani belirli ayrıcalıkları korumak ve bu ayrıcalıkları da geliştirmeye bağlı. Nükleer savaş tabi bu müthiş varlığın getirdiği lüksün de ortadan kalkmasıdır bir anlamda ama, nükleer savaş dışında o varlığı, o zenginliği, o büyük ihtişamı ve refahı koruyabilmek de gerekli. Onu koruyamadığı zaman da o varlığı yitirme tehlikesiyle karşı karşıya. Nükleer silahlar, nükleer savaş gerektiğinde, işte o ayrıcalıkları korumanın aracı da olabilir. Sonuç olarak şöyle söyleyebiliriz: İnsanoğlu ve rasyonel karar alma mekanizmaları düşünüldüğünde, nükleer savaş kabul edilemez bir risktir, kabul edilemez bir olgudur. Buna karşılık tarih sahnesinde bulunan kimi güçler, özellikle hegemonyacı güçler, hegemonyalarını yitirme tehlikesiyle karşılaştıklarında her türlü çılgınlığı da yapabilirler, tarih bunun örnekleriyle doludur. Dolayısıyla bazı sınıfların ve emperyalizmin nükleer savaşı dahi göze alması çok da olanaksız değildir. Böyle bir tehlike her zaman vardır. Sınıfsal perspektifte bazı ülkeler, nükleer savaşı göze alabilecek duruma düşebilirler...
" Bazı sınıfların ve emperyalizmin nükleer savaşı dahi göze alması çok da olanaksız değildir."
-Efendim, burada söze girmek istiyorum, bütün bunlara karşın günümüzde, "bir nükleer savaşın kazanılabilirliği" teorisi de gündemde. Bu nasıl ve kiminle başladı? Bu teoriyi üreten, destekleyen stratejistler hangi noktadan hareket ediyorlar? Reagan yönetiminin bu stratejiye oldukça "sevimli" bakması neyi getirir?
H.GERGER: Aslında "yapılabilir ve kazanılabilir bir nükleer savaş" kavramı Reagan'la başlamıyor. Reaügan yönetimi, ondan önceki yönetimlere göre bu konuda daha açık ve hatta şu bile söylenebilir: Daha dürüst. Reagan daha açık konuştuğu için, insanlar Reagan'da görüyorlar "nükleer savaşın kazanılabilirliği" teorisini. "Kazanılabilir" kavramının kökeni 1940'ların sonlarına, 1950'lerin başlarına dayanır. Eisenhower dönemindeki "kitlesel mukabele" zaten mükleer savaşın kazanılabilirliğine, yapılabilirliğine dayanan bir stratejidir. Daha sonra Kennedy döneminin ilk yıllarında özellikle Mc Namara'nın Savunma Bakanlığı döneminde ABD, çok açık bir biçimde nükleer savaş hazırlıkları yapmaktaydı. Nixon döneminde, nükleer seçenekler hazırlandığı bugün herkes tarafından biliniyor. Daha sonra Carter döneminde, özellikle 59 sayılı Başkanlık Kararnamesi'yle uzun süreli bir nükleer savaş hazırlığı dönemi yaşandı. Şimdi Reagan'ın yaptığı aslında bütün bu son 40 yıldır rafine edilmiş teorileri alıp, bu konuda biraz daha az temkinli konuşmasıdır. Şimdi, neye dayanıyorlar da böyle konuşuyorlar? İki temel teknolojik gelişmeye: Bunlardan birincisi nükleer sistemlerle ilgili. Giderek daha fazla güçte nükleer silah yapılabilmekte, bunlar daha küçük boyutta olabilmekte ve bunları daha isabetli, daha çabuk hedefe iletme araçları oluşturulmakta. İkincisi de, nükleer savaşta komuta kontrol mekanizmalarını geliştiren ve güçlendiren önlemler alınmakta. Burada üçlü bir senaryo söz konusu: birincisi, ABD'nin tek yanlı nükleer silah kullanması. İkincisi ABD ile SSCB'nin nükleer savaşa girişmeleri. (Sınırlı nükleer savaş kavramı da ABD'de 1955'lerden itibaren geliştirilmiş bir kavram, yeni değil.) Üçüncü senaryo ise ABD ile SSCB arasında, yani doğrudan doğruya ikisinin arasında bir başka bölgede değil, fakat top yekün olmayan bir nükleer savaş... Yani, iki taraf da birbirlerinin şehirlerini vurmayacaklar, birbirlerinin silah sistemlerini yada silah kullanacaklar ve sonunda tırmanma üstünlüğü olan o savaştan yengiyle çıkacak. Ve nihayet, kimi stratejiler de, son aşamada SSCB ile ABD arasında top yekün bir savaşın kazanılabileceğine inanıyorlar. Yani, şunu hedefliyorlar: SSCB'nin (doğrudan şehirlerini vurmak değil, çünkü doğrudan şehirlerini vurursan o da senin sehirlerini vuracak) komuta kontrol merkezlerini, askeri birliklerini, silah sistemlerini vurmak. Yani onu silahsızlandırmak.Tabii, tamamını ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir, elinde yine bir miktar nükleer silah da kalacak ama o zaman da şöyle bir şantaja sahip olacak: "Sen o silahları belki New York'da kullanabilirsin, O zaman biz de Moskova'da kullanırız."
Şimdi savaş bütün bir halkı ortadan kaldıracaksa, politik iktidar yenilgiyi kabul etmeyi yeğleyebiliyor. En azından mantık böyle gelişiyor.. Öncelikle o silahların kullanılmasını emredecek olan komuta kontrol mekanizmaları ortadan kalkarsa ortalıkta muazzam bir kargaşa ve panik oluşur. Karşı tarafın misilleme gücü çok zayıf olur. O çok zayıf misilleme gücüne karşı da bir savunmamız olursa o da misilleme gücünün bir kısmını etkisiz hale getirir. Diyelim, ABD 30 milyon ölü verir, eh, bu da "değer doğrusu" diyorlar. Çünkü SSCB ortadan kaldırılmış olur ve 30 milyon ölüyle ABD yeryüzünün tek hakimi, tek gücü olarak ortada kalır.
-Böylece 'Kötülükler İmparatorluğundan' da kurtulmuş oluruz değil mi?
H.GERGER: Bak, örneğin şöyle senaryolar oluşturmakta: Etnik hedefler...Öyle yapalım ki, savaşta esas olarak Rus nüfusunu vuralım Azerbeycan'daki Sovyet Rus birliklerini vuralım ama, Azeri halka dokunmayalım. Ukrayna'yı vurmayalım ama, Ruslar'a vuralım. Bunun tabii iki amacı var: Birincisi Rus nüfusunu azaltarak Sovyet Devletindeki demografik dengeyi bozmak, ikincisi ve daha önemlisi öteki Cumhuriyetlerin de, 'nükleer şantajla' merkezi otoriyetey karşı yani Sovyetler Birliği'ne karşı ayaklanmalarını sağlamak, böylece SSCB'yi parçalamak
-Bunlar halen gündemde ve üretilmekte mi?
H.GERGER: Tabi, halen gündemde.. Bu etnik hedefleme esas olarak Carter döneminde geliştirildi, bugün de tabi ki gündemde...
- Nükleer Stratejilerin esas olarak mantığı nedir? ABD'nin tavrını net bir şekilde nasıl koyabilirsiniz?
H.GERGER: Nükleer stratejilerin mantığı, nükleer silahları politik gücün en önemli aracı saymaktadır. ABD için nükleer silahlara karşı olmak bir yana, bir ' nükleer militarizm ' söz konusudur. Nükleer bombaya neredeyse tapınan, onu teknolojinin son şahaseri ve politik gücü, en etkin aracı olarak gören bir eğilim söz konusudur. Dolayısıyla nükleer silahlara karşı değillerdir. Esas olan nükleer silahları, nükleer dengeleri nasıl denetleyip manüple edelim ki, politik ve askeri gücümüzün etkin bir aracı olsun ve bundan ABD'nin çıkarları uğruna yararlanabilelim...Mantık bu!
-Sayın Gerger, bir yazınızda şöyle diyorsunuz: "İstikrarlı ve güvenli olmamakla birlikte dehşet dengesi, içinde yaşadığımız nükleer dünyanın temel bir gerçeğidir. Nesnel durumun kendisidir ve savaşı olanaksız yapan öğeler içermektedir." Dehşet dengesi nedir? Bu dengeye razı mı olalım?
H.GERGER: "Dehşet Dengesi" şu: İki tarafta da nükleer silah olduğu zaman, yani iki tarafın da birbirini misilleme gücüyle dahi ortadan kaldırma gücüne sahip oldukları zaman, bir nükleer savaşı başlatmak intihar etmekle eş anlamlıdır... Şimdi böyle bir durumda nükleer savaşın çıkmaması için elimizdeki tek mekanizma: Nükleer silahların varlığıdır. Nükleer silahların tek işlevi vardır:Bu silahların kullanılmasını önlemek. Yani Sovyetlerin elindeki nükleer silahlarını kullanmasını engelliyor. Abi, ABD açısından da onun nükleer misilmeme gücü Sovyetlerin kullanmasını engelliyor.Demek ki, nükleer silahların nükleer çağda bir tek işlevi olabilir: Kullanılmalarını önlemek...Bu da ancak bu denge koşullarında mümkün olabilir. Peki buna razı olalım mı? Hayır!.. Bu, tehlikeli bir dengedir. Şiddete ve giderek daha çok silahlanmaya dayanan bir dengedir. Her an şu yada bu nedenle bozulabilir, nükleer savaş felaketi ortaya çıkabilir. Fakat bu dengeyi, karşılıklı caydırmayı hasmın nükleer silah kullanmasını caydırma düşüncesini eleştirirken çok dikkatli olmak lazım. Nükleer savaş yandaşları da bunu eleştiriyor. Onlar diyor ki, "caydırmak, yani nükleer silahların kullanılmasını caydırmak strateji değildir" Peki nedir strateji? Strateji tanımı gereği silahı, kazanabilmek için kullanmaktır. Dolayısıyla caydırıcılık doktrininden, bu psikolojiden kurtulalım ve gerçek stratejiye dönelim. Silahı ve savaşı kazanmanın yollarını ve yöntemlerini arayalım.." ...
"Dehşet Dengesi" ni ya da caydırıcılığı eleştirirken bu tuzağa düşmek de mümkün. Bu tuzağa düşmemek gerekir. Bu tür eliştiriye karşın ben dengenin devamından yanayım... Caydırıcılıktan yanayım... Ama denge de tehlikeli olduğuna göre şunu söylemek yerinde olacak: Nükleer silahlar var, bu yaşamın bir gerçeği...İlk aşamada nükleer silahlara verilebilecek tek işlev kullanılmalarını önleme işlevidir. İkinci işlev ise: Süreç içerisinde bunların sayısını azaltmak, yani 'minimum caydırıcılık' diyebileceğimiz bir düzeyde tutmak. Üçüncü ve nihai bir aşama da, nükleer silahların yeryüzünden silinmesini, kaldırılmasını ve nükleer riskin insan yaşamınndan tamamen kaldırılmasını sağlamaktır. Ancak böyle bir çerçeve içinde dehşet dengesi ve caydırıcılık eleştirilebilir. Öbür türlü eleştirmek mantıken
nükleer savaşa götürür...
"Amerika, Türkiye'yi kontrol edebilmek için kendi çıkarlarını, Türkiye aleyhine olan çıkarlarını ne kadar az demokrasi olursa o kadar kolay empoze edebilecektir."
- Bu aşamalar, bir anlamda 'Dehşet Dengesi" ne alternatif de oluyor.. İki büyük ülke arasında oluşturulan son anlaşma ve görüşmelerde bu açıdan gerçek ve tam silahsızlandırmaya giden gelişmeler olarak kabul edilmeli mi?
H.GERGER: Tabii..Dünyadaki nükleer silahların %4'ü gibi küçük bir bölümü ortadan kaldırılıyor ama, ilk kez bir sınıf silah, bir nükleer sistem toptan yok ediliyor. Bu % 4 de zaten milyonlarca insanın ölümüne yol açabilecek bir gücü de ifade etmektedir.Bu açıdan da önemli, sadece simgesel değil, kantitatif bir anlamı da vardır... %4 muazzam bir tahribat gücü demektir...
-Ama, bu %4 lük indirim bile NATO'nun kendi içerisinde yeni denge arayışını getirdi. Hatta kimi gözlemciler, ki siz de bir konuşmanızda aynı şeyleri söylemiştiniz, konvansiyonel silahlarda bir yarışın bile başlayabileceğinden söz ettiler. INF böyle olumsuz bir sonucu doğurur mu?
H.GERGER: NATO'nun bütün stratejisi, NATO'nun nükleer silah kullanımına dayanmaktadır. Yani demin sözünü ettiğimiz nükleer mantığın tam egemen olduğu bir askeri kuruluştur. Böyle olunca tabi, nükleer silahlarda yapılan bir indirme, azaltma yada toptan kaldırma NATO'nun mantığına aykırıdır. Belirli menzildeki bir tür nükleer silahlar ortadan kaldırılınca NATO ikili bir silahlanma yarışı başlatmayı hedefliyor. Biri, konvansiyonel alanda, diğeri nükleer silahlar alanında. Nükleer silahlardan vageçemeyeceğine göre, kendi mantığı açısından kaybettiği nükleer silahları, başka türlü nükleer silahlarda bir artırma yaparak telafi edecek. Hem sayı olarak artıracak, hem de modernize edecek.
-Bütün bu gelişmelerin tüm ortasında olduğumuz bir gerçek. Özellikle ek nükleer yükümlülük, nükleer modernizasyon konularında, Türkiye'nin konumu nedeniyle karşılaşacağı sorunlar, etkiler ve olası baskılar hakkında ne söyleyebilirsiniz? Hükümetin bu sorunlara bakışı nasıl?
H.GERGER: Şimdi şöyle: NATO, iki şey yapalım diyor: Birincisi, konvansiyonel gücümüzü artıralım. İkincisi 0-500 km arasındaki nükleer sistemlerimizi modernize edelim. Asıl ağırlık NATO'nun mantığı gereği konvansiyonel silahlar yerine nükleer silahları yüklemek. Oysa Türkiye Tersini düşünüyor. Türkiye, esas olarak konvansiyonel gücünün modernize edilmesini istiyor. NATO ise aksine Türkiye'de de, başka NATO ülkelerinde de savaş alanı nükleer silahların modernizasyonunu istiyor. Ve Türkiye'ye baskı yapıyorlar, bunu biliyoruz. Açıkça şunu söylüyorlar: " Türkiye'ye yeni silahlar yerleştirelim, eskilerin modernize edelim. Zaten bugün Türkiye'de modernizasyon yürüyor. Ayrıca, daha uzun menzilli Lance füzelerini yerleştirmek istiyorlar. Türkiye modernizasyonun bir bölümünü kabul ediyor.Fakat öteki bölümünü, örneğin yeni Lance Füzelerini filan istemiyorlar. Bildiğimiz kadarıyla...En azından resmi açıklamalar böyle. Ama, şöyle bir ödün olarak nükleer modernizasyonu bütün boyutlarıyla kabul edeyim."
Zaten bunun bir takım ip uçları da var. F 16'lar, incirlik'teki nükleer kapasiteli uçakların artırılması, nükleer topların nodernizasyonu...Bunlar aten yapılıyor. Bunun karşılığında Türkiye, konvansiyonel gücünün modernizasyonu için ABD'den daha fazla yardım koparıyor mu, bilmiyorum. Herhalde amaçları da bu...
-Peki, sizce ek nükleer yükümlülük ve modernizasyon konularında Türkiye'nin alması gerekli en akılcı tavır ne olmalıdır?
H.GERGER: En akılcı tavır şu: En doğrusu şunu demektir: "Ben topraklarımda nükleer silah istemiyorum". Bunu söylemiyorsunuz, çünkü Türkiye'de nükleer silah var. O zaman karşı taraf diyor ki: "sen de madem nükleer silah var ve eskimiş, demode olmuş, tehlikeli bir durumda. Yenisine, modernine, senin açından daha az tehlikeli olana niye razı değilsin?" Bu mantığa karşı ne diyecek hükümet? Bir örnek vereyim: Türkiye'de Honest John füzeleri vardı. Geçen sene sökülmüş olma olasılıkları var. Bunların elektrik şarjları için aşağı yukarı 48 saat gerekiyor ki atışa hazır hale getirilsin. Bunlar zaten bir savaşta 48 saat içinde yok edilir. Çünkü 48 saat uzun bir süre, hazırlanmaları için. Ayrıca bunların menzili çok kısa, daha da önemlisi hata payı, yani hedeften sapma payı özellikle hava koşulları uygun olmadığı zaman iki km.yi bulabiliyor. Bir insanın kendi toprağında kullanacağı nükleer füzenin iki kilometrelik bir sapma yapması müthiş bir şey... Bu anlamda, karşı taraf da diyor ki: " Bunu sökelim, bunun yerine hata payı çok daha düşük olan, hemen ateşlenebilen, daha modern olan Lance füzesini getirelim.
-Bence olay "Savunmamızı nükleer silahlara dayandırıp, dayandırmama" konusundaki belirsiz tavrımızdan kaynaklanıyor. Ne dersiniz?
H.GERGER: Doğru, bütün sorun bu...Tabi en akılcı ve doğru tavır var, nükleer silahları Türk topraklarından atmak ve nükleer silahlarla savunma olamayacağı gerçeğinden hareket eden bir savunma konseptine sahip olmak. Fakat bu NATO içinde mümkün değildir. NATO, nükleer silahlara dayanan bir stratejiye sahip. O zaman Türkiye'nin yapacağı şey, hiç olmazsa kendi topraklarında nükleer silah bulundurmaktadır. Örneğin Norveç'in yaptığı gibi...
-NATO içerisinde, NATO'ya rağmen "Konvansiyonel silahlara dayanan ve ulusal yanı ağır basan bir savunma politikası" mümkün değil mi?
H.GERGER: Değil tabii..Türkiye NATO içerisinde olduğu sürece ki, NATO'nun nükleer silah kullanımına dayalı savunma konseptinin bir parçasıdır, bu mümkün değildir. Ama , şu mümkün: NATO üyesi olmaya rağmen ülke topraklarında nükleer silah bulundurmamak. Hiç olmazsa bunu yapsın Türkiye...
-Burada herhalde 'Demokrası' sorunu çıkıyor karşımıza Bir konuşmanızda: "ABD'nin Türkiye'ye biçtiği rol, demokrasiyle çelişiyor" demiştiniz. Bunu açıklar mısınız?
H.GERGER: Amerika'nın Türkiye'ye biçtiği stratejik bir rol var. Bu, Türkiye'ye ikinci Dünya Savaşının sonundan bu yana belirli bir misyon yüklenmektedir. Nedir bu misyon? Bu misyonun iki temel unsuru vardır. Bunlardan esas olanı, NATO üyeliğine rağmen Türkiye, Batının Ortadoğu'daki Jandarması olmasıdır. NATO aslında Atlantik Bölgesiyle sınırlıdır. Ama esas olarak istenen Türkiye'nin bir Ortadoğu sıçrama tahtası olmasıdır, Batı çıkarlarının savunucusu olmasıdır. İkincisi de tabi, nükleer silahlarla ilgili. Yani, Türkiye nükleer silah bulundursun ve nükleer savunma yada nükleer askeri stratejinin bir parçası olsun. Bu, demokratik koşullarda Türk halkına her zaman kabul ettirilebilecek bir şay değil. Türkiye'nin bir sıçrama tahtası olması demek İncirlik'in Ortadoğu da kullanılması ya da körfeze Amerikan müdahalelerinin sıçrama tahtası olması yada çevik gücün bir üssü durumunda olmasıdır. İşte bütün bunlar, demokratik bir tartışma ortamında, gerçek demokrası olduğu sürece Türkiye'nin çıkarlarına aykırı olduğu için Türkiye halkı tarafından kolay kolay Amerikan isteklerine boyun eğmemişlerdir, eğememişlerdir. Gönülleri o yanda olsa bile.. Bu nedenle , ABD Türkiye'deki demokrasiyle kendi stratejik amaçları arasında hep bir çelişki olduğu inancına sahiptir. Nitekim bir Amerikan yetkilisi çok açık bir biçimde şunu söyleyebilmiştir.: "Sovyetlerin burnunun dibindeki bu adamlara bu kadar demokrasi yeter, daha fazlası tehlikeli olur" Haklı tabii!.. Çünkü, Amerika Türkiye'yi kontrol edebilmek için kendi çıkarlarını, Türkiye aleyhine en fazla çıkar elde edebildiği iki dönem vardır: Birincisi 1950 -60 dönemi, ikincisi ise 1980, özellikle 1980 sonrası dönemidir. Çünkü askeri yönetim altında ABD bir çok stratejik amacını Türkiye'de bir ölü toprağı serpilmiş ve suskun, sesi çıkmayan Türkiye'ye istedikleri gibi at koşturubilmişlerdir...
——
——
——
——
——
|
|
|
 |
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
| u |
|
|
|
|
 |
 |
 |
 |
|
|